MÜZİK TUTKUM-I


Kökeni Elence olan müzik, bu güne değin çeşitli müzisyen, yazar, düşünür ve bilim adamı tarafından değişik biçimlerde tanımlanmıştır. Ortak bir tanımı yoksa bile, genel yaklaşımla müzik, duygu ve düşünceleri seslerle (nota) anlatan sanatsal bir form olarak kabul edilmektedir.

Bilindiği üzere, müzik; ırk, dil, din ve sınıf farkı gözetmeyen sınırsız bir güzel sanat dalıdır. Kişinin müzik algısı ve zevki de, bulunduğu ortam (aile, yakın ve uzak çevre), aldığı eğitim gibi etkenlere bağlı olarak oluşur ve gelişir. Aldığım eğitim ve uzmanlık alanım, müzik üzerinde fazla durmama izin vermeyeceği bilinciyle, müzik ile ilgili anılarımı ve düşünlerimi burada özet olarak ele almak ve bunları sizlerle paylaşmak istiyorum.

Çocukluk yıllarımdan başlayayım. Okuma-yazması bile olmayan annemin sesi çok güzel (bana göre) idi. Düğünlerde ve kadın kadına ortamlarda annemden türkü söylemesini isterlerdi, annem de bu istekleri genellikle yerine getirirdi. Hatta erken ve beklenmeyen ölüm olaylarında canı çok yanan insanlar ondan türkü yakmasını da isterlerdi. Bilindiği gibi, ülkemizde anonim türkülerin çoğu, ‘türkü yakılması’ biçiminde doğmuştur. Anımsadığım kadarıyla, ben ilkokul sıralarında iken, bir komşumuzun delikanlı oğlu attan düşerek ölmüştü. Ölü evine gittiğimizde annemden böyle bir istekte bulunulduğunu ve annemin de çok sevdiğimiz komşumuzun oğlu için irticalen bir türkü yaktığını unutmuyorum. Annem, arada sırada evde yalnız olduğumuz zamanlarda da yanık sesiyle türküler söylerdi. Bir bakıma müzik, belki daha doğrusu ezgi ile tanışmam böyle başlamıştı.

İlkokulu köyümde bitirdikten sonra orta ve lise öğrenimini Kayseri Lisesinde tamamladım. Müzik öğretmenimin beni daha orta okul sıralarında iken lisenin korosuna alması üzerine, müzik ile daha yakından ilgilenmiş oldum. Koroda iken Türk Halk ve Sanat Müziği parçaları ele alınıyordu. Lisede iken müzik kolunu seçtim. Müzik derslerine Gazi Eğitim Enstitüsünü yeni bitiren genç bir bayan öğretmen giriyordu. Öğretmenimiz, daha çok Klasik Batı Müziği üzerinde dursa da, sınıftaki arkadaşlarımın çoğunun ilgisi türkülerimiz ve şarkılarımız üzerinde yoğunlaşıyordu.

Yaşamım boyunca bir müzik enstrümanı çalmayı çok istedim. Bu konuda biri acı biri tatlı sayılabilecek iki anım da var : İlk okul dördüncü sınıfında iken annemi yitirdim. Babam Birinci Dünya Savaşı ile Kurtuluş savaşlarını, peş peşe ve baştan aşağı yaşamış, annem ise yokluk ve hastalıklarla boğuşmuş insanlardı. Annem daha kırklarında iken kalp krizi ile aramızdan ayrılmıştı. Acısı hala bende taze. Babam, iki çocuk ve ev işleri ile baş edemeyince ikinci evliliğini yapmıştı. Sanırım orta birinci sınıfın yaz tatili idi. O yıllarda köylere çingene çerçiler gelirdi. Köylüler onlara ürettiklerini, onlar da köylülere ürettiklerini satarlardı. Bir gün çingenelerden birinin elinde mandolin gözüme çarptı. Köye göre biraz daha varlıklı olan eniştemden onu bana almasını istemiştim. O da, istemeyerek de olsa, bu arzumu yerine getirdi. Köylerde o günün insanları böyle çalgılarla uğraşmayı, daha çok çingenelerin işi saplantısıyla, pek sevmezlerdi. Olsun; benim artık bir mandolinim vardı. Gizli gizli odamda bildiğim basit parçaları çıkarmaya çalışıyordum. Yavaş yavaş da kimi basit parçaları (süt içtim dilim yandı, Eminem vb) çıkarmaya başlamıştım. Bir gün akşam sofrasında iken, üvey annem babama dönerek, ‘efendi biliyor musun ? Senin oğlun çingeneliğe özeniyor. Çingenelerden çalgı alınmış onu odasında çalıyor’ dedi. Çok hoş görülü bir insan olan babam bana şöyle bir baktıktan sonra, ‘bunu yemekten sonra konuşuruz’ diyerek mesajını verdi. Ben de ertesi günü mandolini satan çingeneye iade ettim.

Tatlı olan anıma gelince : Lise yılları. Yaz tatili. Evimiz hemen yanında oturan ablama gitmiştim. Akşam yemeğinden sonra avluda sohbet ediyoruz. Bu sırada uzaklardan bir çifte sesi duydum. Bunu biraz sonra tanıtacağım. Yöredeki adıyla görpe (kuzu ve oğlak) çobanı olan dayımın oğlu idi çalan. Çalgının sesi Karadeniz Tulumu ile İskoç Gaydasını andırır. Bu çalgı ile genellikle uzun havalar çalınırdı. Çok etkilendim. Bunu fark eden eniştem, ‘ben sana bir tane bulmaya çalışacağım’ dedi. Gerçekten de öyle oldu. Bu kez dersimi almıştım. Bağ, tarla gibi köyden uzak yerlerde çifteyi kendi kendime çalmayı öğrendim. Hatta dayımın oğlunun çaldığından daha farklı parçaları da çalabiliyordum. Çifte benim için bir arkadaş olmuştu. Onu hep ceketimin iç cebinde taşıyordum. Ancak, karakter olarak, onu ulu orta çalmayı sevmediğim için, yalnızken ya da yakın arkadaşlarımın yanında iken çalıyordum.

Lise bitmişti. Babamın ekonomik durumu beni yüksek öğretime göndermeye elvermiyordu. Burslu okuyabileceğim bir meslek seçmeliydim. Durumumu sınıf öğretmenine aktararak önerilerini almak istedim. Aynı zamanda Fransızca öğretmenimiz de olan Fransızca öğretmenimiz Yıldız Önbilgin’in önerisi üzerine, burslu öğrenci alan Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesine kayıt yaptırdım. O dönemde lise not ortalamalarına göre öğrenci seçiliyordu. Notlarım yüksek olduğu için kazanmıştım. Dersler çoktan başlamıştı. Sanırım mayıs ayı idi. Köylüm ve kadim dostum B. Y. Hukuk Fakültesinde okuyordu. Hafta sonları karşılıklı olarak birbirimize gider gelirdik. O, gelmişti. Dışkapı Yurdunda akşam yemeğinin ardından, fakültenin bahçesinde biraz dolaştıktan sonra bir banka oturduk. Arkadaşım, benden çok özlediği için, çifte çalmamı istedi. Kırmadım ve yöresel adı ile ‘Ağ Gelin’ (yani ak gelin) ve ‘Nevşehir Kalesi’ gibi bir kaç uzun hava çaldım. Bitince olanlar olmuştu. Aman Tanrım ! Yakınımızdaki evlerin balkonlarına çıkan onca insanlar ve alkışları. Doğrusu karışık duygular içindeydim. Hem sevindim hem de biraz mahcup oldum. Bu anımı hiç unutamam.

Şimdi de, kısaca, size çifteyi tanıtmaya çalışacağım : Gövdesi kartal kemiklerinden, ses çıkarak dilli borular kısmı ise kamıştan yapılan bir üflemeli çalgıdır (Resim). Bunu bizim köyden bir usta yapardı. Usta da öldü, çalgı da. Yörede kimsede kaldığını da sanmıyorum. Bendekini yaşaması açısından, bir Eğitim Fakülesi Müzik Öğretmenliği bölümüne armağan etmeyi düşünüyorum.

Yukarıdaki fotoğrafta çalmaya hazır çifte ve yedek boruları görülmektedir. Çifteden beklenen hoş sesin alınması için, boruların aynı sesi vermesi yani uyumlu olması gerekir. Bunun için de her iki boru aynı kamıştan, boyutları ve kalınlığı aynı olacak biçimde yapılmalıdır. Aksi takdirde beklenen uyumlu ve güzel bir ses alınamaz. Borular sipsi borularına benzer. Fotoğrafta görülen çiftem yaklaşık 60 yıllık.

Müzik, yaşamım boyunca hep ilgimi çekmiştir. Bir müzik enstrümanı çalmanın eğitimini alamamak ise içimde bir boşluk yaratmıştır. Bendeki bu açıklığı çocuklarım üzerinden kapatmaya çalıştım. Fırat Üniversitesindeki görev yıllarına rastlayan dönemde ilkokul çağında bulunan iki oğlumu Elazığ Musiki Cemiyetinde mandolin kurslarına götürdüm, ikisi de mandolin çalmanın temelini öğrendiler. Kulak ve ses yatkınlığı gördüğüm küçük oğlumu mandolinin ardından bağlama kurslarına da götürdüm. Kurs sonunda öğretmeni ile görüştüğümde, oğlumun bağlama çalmasını kendi deyimi ile ‘süper bulduğunu, bundan sonrasının kendisine kaldığını’ bana söyledi. Çok memnun olmuştum. Ben olmasam da artık bir oğlum nota ile bir müzik enstrümanı çalabiliyor diye seviniyordum. Ama ne yazık ki beklediğim gibi olmadı. Oğlum, bağlamaya ilgi duymadığını, varsa gitar çalmayı öğrenmek istediğini gerekçe gösterdi ve bağlamayı bir kenara bıraktı. Elazığ’da ne yazık ki o yıllarda gitar kursları yoktu. Böylece o sevdam da bitmiş oldu.

Klasik Batı Müziği Tutkum

Bir devlet bursu yardımı ile Almanya’ya gitmiştim. Almanca öğrenmek amacıyla önce Goethe Enstitüsü’ndeki kurslara katıldım. Her biri ikişer ay süren yoğun kurlardan İlk ikisini başarı ile tamamladıktan sora, üçüncü kur olanağı da bulunan başka yerdeki bir enstitüye (Schwaebisch Hall) gittim. Bu süre içerisinde bir Alman ailenin (Familie Wieland) evinde kalıyordum. Aynı evde kalan Siemens adına gelmiş Güney Kore’li iki mühendis de vardı. Aile bireyleri ile tanışma sırasında benim üçüncü kura gideceğimi söyledim. Aile, Koreli gençlere arka planda bir oda verirken, bana caddeye bakan ferah bir oda vermişlerdi. Odam oldukça şirindi. Yatağımın yanında duran bir etajer, üzerinde de bir pikap ve çok sayıda uzunçalar plak vardı. Artık ben almancanın gramerini iyice öğrenmiş, pratik konuşmayı da önemli ölçüde becerebiliyordum. Bu bakımdan aile bireyleri ile sıcak ilişkiler kurabiliyordum. Hatta, evin hanımına ‘Benim annem öldü, size anne diyebilir miyim?’ dedim. Çok hoşuna gitmiş olmalı ki bana sarıldı ve öperek evet anlamında olumlu tepki gösterdi. Oysa Kore’li bursiyerlerle ilişkileri son derecede yüzeyseldi. İlk haftanın sonunda, evin hanımı, beyi ve oğlu, üzerinde meyveli yaş pasta ve kahve bulunan bir tepsi ile odama geldiler. İkrama geçmeden önce evin beyi bana dönerek ‘isterseniz bu arada müzik de dinleyelim’ dedi ve ardından ‘hatta size yabancı olmayan bir müzik ile başlayalım !’ : diyerek bir plağı pikap üzerine koydu. Bu arada benim dikkatim ‘bize de yabancı olmayan’ bu ezgiye yoğunlaştı. Söyleştik, o güzel meyveli pastadan yedik, kahvelerimizi yudumladık, zaman adeta uçtu gitti. Pastayı (itiraf edeyim bu işi Almanlar çok güzel yapıyorlar) çok beğendiğimi söyleyerek teşekkür ettim. Akşama doğru, bu tür bir araya gelmelerin tekrarlanacağının sözünü verip odamdan ayrıldılar. Onlar odadan ayrıldıktan sonra ilk işim bize de yabancı olmayan parçayı öğrenmek oldu : Uzunçalar üzerindeki ilk parça Mozart’ın Türk Marşı idi.

Akşamları kurs dönüşünde, başta bize de yabancı olmayan Mozart’ın Türk Marşı ve Rodriguez’in gitar konçertosu olmak üzere, orada bulunan plakları dinliyordum. Bu müziğe alışmıştım, hatta sevmeye başlamıştım. Benim o müziğe ilgimi gören aile bana bir de sürpriz hazırlamışlardı. Meslek lisesi elektronik bölümünde okuyan evin oğlu Peter, hafta içi bir akşam odama gelerek , ‘cumartesi öğleden sonra bizim arabamızla ablamın çalıştığı kente (Stuttgart) gideceğiz. Ablam opera biletleri almış, hazır ol !’ dedi. Ne kadar sevindiğimi anlatamam. Arabayı Peter kullanıyordu. Ben de yolda giderken bakımlı ve doğayı seyrediyordum. Stuttgart’a vardık. Kardeşi Erika bizi karşıladı ve hafif bir şeyler yedik. Ertesi Pazar günü opera binasına gittik. Oyun Georges Bizet’in Carmen’i idi. Salon, seyircilerin düzgün giyimleri, ağırbaşlı duruşları ve oyun disiplini görülmeye değerdi. Oyunun ilerleyen kısımlarında ben artık sanki o koltukta oturmuyor, müziği yalnız kulaklarımla değil, nerdeyse bütün bedenimle hissediyordum. Ben Bolşoy’da da opera (Guiseppe Verdi’nin Il Trovatore operası) izledim. Orada da opera binası ve seyirciler muhteşemdi. Ama Carmen beni ezgi olarak çok daha fazla etkilemişti. Temsilden sonra salonda bir alkış tufanı koptu; alkış alkış, alkış. Oyuncular da seyircileri aynı duygularla selamladılar. O gün, klasik batı müziğinin neden evrenselleştiğini anladım. Opera bittikten sonra Erika’nın evine geldik. Biraz dinlendik ve bir şeyler atıştırdıktan sonra onunla vedalaştık ve evimize doğru yola çıktık. Dönüşte bana böylesine jest yapan aileye çok teşekkür ettim. Bunu da hiç unutamam. Sanırım, bu ailenin anne ve babası ölmüştür. Onları burada saygıyla anıyorum. Klasik Batı Müziği ile özellikle opera ile beğeni bağım böyle kurulmuş oldu. Bu bağ giderek tutkuya dönüştü. Aydın’da göreve başladıktan sonra İzmir Devlet Tiyatrosu Opera programlarını izleyerek, sevdiğim opera ve bale eserlerini görme fırsatı buldum. İstanbul’da bulunan oğlum Barış’ı ziyaret ettikçe de kimi opera eserlerini (Carmen, Sevil Berberi vb) gördüm.

Müzik konusunda sizlerle paylaşmak istediğim daha başka anılarım ve bunlara ilişkin düşüncelerim var. Bu konuyu bir başka yazımda görüşmek üzere, herkese esenlikler dilerim.

Çekinmeden yazın, neler düşündüğünüzü bilmek beni mutlu edecektir.

© 2020 by ABS